ATHANASİA BÖLÜM 12: UNUTMUŞ OLABİLİRİM AMA HAYATIMIN TÜRÜ HAYATTA KALMA GERÇEKLİĞİYDİ…

O sesi duyduğum an vücudum korkuyla titredi.

Arkamı döndüğümde büyük gölge beni mahvetmiş gibi geri adım attım ve farkında olmadan sırtımı sert altın heykele çarptım.

Ne zamandır o ahbaba bu kadar yakındım. Bana gelen iki kişiydi. Biri benden uzaktı bu yüzden yüzünü göremedim ama kıyafetine bakılırsa şövalyeydi. Ve gölgenin sahibi, önümdeki kişi ise….

Tıkır tıkır. Şıngır!

Onun yüzünü gördüğüm an tüm güç vücudumdan buharlaştı.

Güzelliklerimle dolu çanta yere çarptı ve içindeki güzelliklerim açığa çıktı. Azar azar topladığım mücevherlerim beyaz zeminde parıldıyordu.

Uzaktaki adam gördü ve… Garip bir surat yaptı.

O adamın aksine önümdeki kılını bile kıpırdatmadı ve duygusuzca bana baktı.

“Bu yüz.”

Sesinin ifade ettiği kadar soğuk olan gözleri doğrudan bana bakıyordu. O büyüleyici gözler…

O ve ben gerçekten birbirimize benziyorduk ama onun gözleri hiçbir duygu falan içermeyen gerçek mücevherlere benziyordu…

“Tanıdık.”

Onu daha önce hiç görmedim ama tek bakışta tanıdım.

Rüzgârda sallanan altın saçlar. Kraliyet kanıyla aktarılan mücevher gözler. Bana bakan duygusuz surat. Vücudumun her yerinde süzülen düşman benzeri aura.

Claude de Eljeuh Obelia.

Athanasia’nın babası ve ayrıca bu ülkenin imparatoru olan adam kaldırımda duran taşa bakarmış gibi izliyordu.

“Doğru. Siodonna’daki dansçıydı. O kadına benziyorsun.”

Ani beklenmedik buluşma yüzünden nutkum tutulmuştu. Zihnim boş kağıt parçası kadar beyazdı.

Bu insanların ‘zihinsel çöküş’ dedikleri şey mi? Bu adam o adam. Değil mi? Athanasia’yı 18 yaşındayken öldüren o imparator.

Bekle, ama neden önümde?! Sadece beş yaşındayım? Bu imparatorun bahçesi değil???!

Yirmilerinde görünen adam duygusuz bir ifadeyle bana bakmaya devam etti ve konuştu.

“Eh. Kim olduğun beni ilgilendirmiyor.”

Bunun ne demek olduğunu merak edecek kadar iyi bir ‘zihniyette’ değildim. Zihinsel çöküşle ona bakarken bayağı yavaş hareketlerle elini kaldırdı.

“Majesteleri.”

Onun arkasında duran şövalye ağzını açtı ve onu çağırdı.

Ben sadece bana doğru yaklaşan ele aptalca bir ifadeyle bakıyordum.

Aniden, eli hareket etmeyi bıraktı. Bir sonraki anda tekrar beni yavaşça incelemeye başladı.

İnanılmaz bir şekilde duygusuz yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Şimdi hatırladım.”

Gözlerinin rengi artık turkuaza daha yakındı.

“Senin ismini o kadın koydu.”

Bir sonraki sözlerini söylediğinde tuttuğum tüm nefesi saldım.

“Athanasia’ydı.”

Geri döndüm. Kalbim yeniden çarpmaya başladı ve sonunda durumu anladım. Arkadaki şövalyenin sanki kimliğimi bilmiyormuşçasına şaşkın bir ifadesi vardı.

“Seni son gördüğümde sadece kan yığınıydın.”

Aslında Athanasia’nın Calude’la buluştuğu bir zaman vardı.

‘Bu şeyin adının Athanasia olduğunu mu söylüyorsun?’

Orijinal romanda Athanasia 9 yaşındayken buluştukları belirtildi ama gerçekte doğumdan hemen sonrasındaydı.

Onun ardından, Claude Athanasia’ya ikinci adını verdi. Çünkü onun ilgisini çekmişti.

Çünkü <Sevimli Prenses> romanında sadece tahta çıkacaklar alabilirdi. Eğer başka kardeşler varsa sadece taç prensi alırdı ama Athanasia tek çocuktu.

Diana ne düşünüyordu bilmiyorum ama bana böyle bir isim verebilmek için oldukça cesurdu.

‘Çok ilginç.’

Lilly’nin söylediği gibi sevgi yüzünden bana ikinci ismi vermedi ama aslında öldürmeye geldi.

“Bu isme sahipken hayatta kalabilecek misin acaba?”

Ha, beni daha önce öldürmeye çalışan kişi şu anda önümde mi yani? Çılgın.

Tabii ki böyle bir şeyin yaşanmasını bekliyordum ama gerçekten aklımı kaçırıyordum.

“Oldukça büyüdün.”

Oldukça büyüdün. Yeterince yaşamış gibisin yani öl! B-bunu yapmayacak, değil mi? ) yaşındaki Athanasia’yı görmezden geldiği yazıyordu. Yaygara çıkarmadan sessizce yaşayıp saraydan kaçma planıma ne oldu?

Tıkır tıkır. Şıngır!

Kafamda olan her şey birbirine girerken bir şey bacağımdan kaydı ve yere düştü.

Ben dâhil üç kişi yerde sesi çıkaran şeye bakışlarını çevirdi. Tüm parlak şeyleri kusan bir çanta vardı. Hana’nın benim için yaptığı havuç yiyen tavşan işlemeli çanta gerçekten sevimliydi.

“……”

“……”

“……”

Ç-çılgın. İpin gevşediğini hissetmiştim ama bu çılgın durum! Güzellik #7 ve güzellik #8 nasıl böyle yakalandı!

İki adama bakarken terledim. Claude yüzünü güzelliklere dikmişken yüzünü duygusuz tuttu ve gözlerini benim ve güzellikler arasında yuvarladı.

VE bir an sonra bana doğru yürüdü.

Kaldır!

Öylece iki elini kollarım ve vücudumun arasında tutup beni kaldırdı! Uhhh?!

Şimdi gerçekten yüz yüzeyken gözlerimiz buluştu. Şaşkınlıkla zihinsel olarak bile küfredemedim.

N,ne oluyor?!

Bana bir anlığına baktı ve konuştu.

“Çok ağır.”

Onun… tuhaf kelimelerinden başka bir zihinsel çöküş daha yaşadım?

“Yanakların sanki patlayacakmış gibi görünüyordu ama gerçekten beklendiği kadar ağırsın.”

….. Seni ÇILDIRMIŞ ADAM! Ne cüretle kızların kilosu hakkında konuşursun?! Kesinlikle terbiyesiz! Ben o kadar da ağır değilim? Ayrıca yanaklarım da normal, yani baya?????

Ama bekle, neden benimle konuşuyorsun? Sen psikopat baba değil misin? O “Jennet- Tek aşk’ ve Athanasia-Hmm’ sensin, seni köpek piç!

“Ama benim sarayımda ne yapıyorsun?”

Öylece korkuyla eğildim.

Benim sarayım. Benim sarayım diyor. Şey, her yer imparatora ait ama onu rahat kıyafetler giyerken görünce burası muhtemelen gerçekten onun kullandığı yer.

Uhh. Ne sikim. Belki de gerçekten lanetlendim. Ama gerçekten, burası imparatorun sarayı mıydı? Yakut sarayından daha boş olan bu yer?

Manyak. Çılgın. Tamamen akıl dışı. Yani Athanasia’nın ışığı takip edip Claude ile tanışması tesadüf değil mesafe çok yakın olduğundan mıydı?

Duygusuz yüzlü adam arkamdaki yere bakmaya döndü. Arkamda ne olduğunu biliyordum yani işte yine terliyordum.

Şövalye altın melek heykelinin poposundaki ısırık izine bakmak için döndü.

“Onun oyuncak olduğunu düşünmüş olabilir.” O. Dedi….(Şövalye)

Ahhhhh! Beni mi öldürücen? Öldürcen mi? İzin olmadan sarayına girdiğim için beni öldürcen mi? Altın melek heykelinin götünü ısırdığım için beni öldürcen mi? Yeterince yaşadım ve hala yaşıyorum diye beni öldürcen mi? HUH?!

“Yakut sarayında oynarken kaybolmuş gibi görünüyor.” Diğer. O Söyledi…(Claude)

Yeniden zihinsel çöküşün ortasındaydım bu yüzden kafasını öteki tarafa çevirdiğini fark etmedim.

“Phillix.”

“Evet, majesteleri.”

“Tut.”

Şövalyeye geçirilip onun yüzünü yakından gören ben. İyi görünüyordu. Yüzü şok içindeydi, eh muhtemelen Claude’un beni aldığını falan düşünmekten.

<< Önceki Bölüm |Özet| Sonraki Bölüm >>