ATHANASİA BÖLÜM 27

Lilly ve Felix 5 yaşında kalbi kırık bir çocuk olduğumu düşündüğünde çok suçlu hissediyordum. Euuuu…

“Sırtında taşı.”

Ve~~ Ben bir çocuğum! Dün hiçbir şey olmamış gibi davrandığımda Felix bir anlığına donmuş gibiydi. Ve bira sonra hafif iç çekişle birlikte iki tanıdık el beni aldı.

“İyi yolculuklar.”

“Lilly, bay bay!”

“Geri döneceğiz.”

Ama bu iki nişanlı ve bir kız gibi görünmüyor mu? Her zaman ki gibi davrandığımı gören Lilly gülümsüyordu. Felix’te öyle. Bekle, öylece âşık olmayacaklar, değil mi? Hayır! Lilly benim!

“Bugün prensesi majestelerinin çalışma odasına götüreceğim.”

Felix’in kollarında lolipopumu emerken kafasının arkasına baktım.

“Görünüşe göre biraz beklememiz gerekiyor.”

Bu kapıyı çoktan iki kez görmüştüm. Bugünden biraz daha küçükken Lilly ve ben bu kapıdan geçmiştik.

Kuckk. O günden beri ne kadar zaman geçmişti? Hayır, ne kadar kısaydı mı demeliydim? Çünkü hayatta kalmaya çalışmakla geçirdiğim tüm bu zamanda bir sürü şey olmuş gibi hissediyorum.

Her neyse, eğer insanları bekleteceksen başka bir odada beklememizi söyle en azından. Claude’un görgü kuralları her zamanki gibi kaka, kaka! Herhangi bir kaka değil, köpek kakası!

Açılır.

Ama kapı Claude’un görgüsünü sorgularken açıldı. Oh, sonunda girme sırası bende mi? Ama önce biraz önce içeride olan kişi çıkacaktı.

Oda kapısındaki gölge yüzünden kısa birisinin çıkacağını düşündüm. Ama o kişiyi görünce, hiçte küçük değildi.

Claude’un çalışma odasından Felix’ten daha yaşlı bir adam çıktı. Ama beyaz olan o muydu yoksa etrafındaki hava mı? Etrafında tuhaf bir hava vardı ve ben hoşlanmadım.

Bu adamın Claude’dan farklı bir karizması vardı. Gençti ama beyaz saçı daha yaşlı görünmesini sağlıyordu.

Lolipopumu emerken onu uzun bir süre inceledim. Ama Felix ve bu adam birbirini tanıyor gibi görünüyordu. Bilinmeyen beyaz adam konuşmayı ilk başlatandı.

“Sir Robain.”

Heeeh? Bu ne. Claude ile çalışma odasında buluştuğunu görünce asil olduğunu fark ettim ama Felix bu kadar neşeyle selamlayacağın biri mi? Sana o kadar yakın mı, Felix?

“Bay Dük Alfius, uzun zaman oldu.”

Ama Felix’in sonraki sözüyle şok olmuştum.

N-ne? Dük Alfius mu dedin? Bu adam? Gerçekten mi? Ailesi Jennet’e 14 yaşına kadar bakan Alfius!

“Odada olmadığından nerede olduğunu merak etmiştim ama buradaymışsın.”

Gözlerimi genişçe açtım ve adamı daha net görebilmek için gözetledim.

Eek. Yani saçı beyaz değil gümüştü. Ha, şimdi anlıyorum. <Sevimli Prenses>in erkek lideri Isekiel Alfius gümüş saçlı altın gözlü krallıktaki her kızın istediği bir numaralı kocaydı. Şimdi rengini babasından aldığını görebiliyordum.

“Aman, seni göremedim.”

Adam ben gözetledikten sonra beni fark etmiş gibi görünüyordu. Ardında görgüyle eğildi.

“Ben Roger Alfius. Obelia’nın şansı sizinle olsun.”

Görgüyle eğiliyordu ama bu kişi Roger Alfius ise aklında ne olduğu çok barizdi.

Jennet ikinci prenses olarak onaylandı ve ilk prenses Athanasia öldükten sonra tahtı alan tek kişi oldu. Ve Dük Alfius ailesi Jennet’e yeni doğduğundan beri bakıyordu.

Bu kadarını dinledikten sonra aklınızda bir görüntü oluşmuyor mu? Jennet’in annesiyle herhangi bir bağı yokken neden Alfius ailesi Jennet’i teyzesinin ricasıyla kabul etti? Eh, Dük Alfius’un karanlığı burada yatıyordu.

Şey sevilmiyor gibi değildi gerçi. Ama Dük Alfius gelecekte elde edecekleriyle daha çok ilgileniyordu.

Açıkçası Dük Alfius en açgözlü karakterlerden biriydi. Jennet’i kullanarak iyi bir hayat yaşadı.

Özellikle de Isekiel ve Jennet’in evliliğinin ardından aldığı büyük güç sayesinde.

Şimdi de beni masum bir yüzle inceliyordu. Heh? Ne. Jennet ve beni mi karşılaştırıyorsun?

Vay, bay aptal. Ben beş yaşındayım?

Tıpkı hiçbir şey bilmeyen aptal bir kız gibi gülümsedim.

“Hehe. Selam, Beyaz beyazcık bey!”

Evet, yani, Jennet nasıl?

“Beyaz be……”

Söylediklerimi aklında hiçbir şey olmadan yarıya kadar tekrar ettikten sonra Felix’in ağzı açık kaldı. Dük Alfius’a işaret ettiğimi fark etmiş gibiydi. Soruyu sorduğu an Dük Alfius da aynı şeyi düşünmüş gibiydi.

“Beni…… beni kastetmiyorsun, değil mi?”

“Tıpkı beyaz köpüş gibi görünüyorsunuz bayım!”

“……”

“Yemek ister misin? Lezzetli bir şey.”

Parlakça gülümseyerek tekrar konuştum, her yerine tükürüğümün bulaştığı lolipopumu tuttum ve ona uzattım. Roger Alfius çok garip bir şey görmüş gibi bir yüz yaptı. Neden, görünüşe göre Isekiel ve Jennet sana hiç böyle davranmadı.

“Pfft.”

Ama Felix’in ağzından gülme sesi kaçtı. Ardından omuzları sarsılmaya başladı……

Bu abi patladı. Gülüşünü tuttuğunu görüyorum ama fena halde sarsılan omuzların için bir şey yap.

“Prenses sizi sevmiş gibi görünüyor Dük Alfius.”

“……”

Elbette bu Dük Alfius’u daha iyi hissettirmeyecekti. Eğer bunu söyleyen Isekiel ya da Jennet olsaydı ikisinin de başını belaya sokabilirdi ama bana yapamayacağından tek yapabildiği seğiren kaşı ve yüzünü sabit tutmaya çalışmaktı.

Ben de elimdeki lolipopu ‘neyi bekliyorsun? Al.’ der gibi salladım. Şimdi beyefendinin kaşları hız trenine binmiş gibiydi1.

Ama prensesin hediyesini reddedemezdi ve elini uzattı.

Ama temas etmeden önce aceleyle kendime geri çektim. Elbette, Roger Alfius şu anda elini hiçliğe uzattığı bir pozdaydı.

Saçmalığı ifade etmeye başlayan altın gözlerine bakarken tekrar lolipopu emmeye başladım.

Şulurp şulurp şulurp şulup.

“……”

Şulurp şulurp şulup.

“……”

Harika, değil mi? Muhtemelen çok saçma. Ama beş yaşındaki bana ders veremeyeceğinden hiçbir şey yapamazsın. Kehehe. Çok eğlenceli.

Yüzünün sinirlenmeye başladığını görünce Roger Alfius’a bir şey verip tekrar çalmış ben korkmuş bir suratla konuştum.

“Şulurp…! Kötü bey! Beyaz köpüşlerin böyle bir şey yememesi gerektiğini duydum.”

“Pfffft.”

Titreyen omuzlarıyla içine gülen Felix beni durduramayacak kadar meşguldü. Diğer soylulara soğuk karizmasıyla liderlik eden Roger Alfius’a bir çocuğun böyle davrandığını görmek komik olsa gerek.

“Ne…… ne şirin bir prenses.”

Roger Alfius bir süre sessiz kaldı ve alçak bir sesle mırıldandı. Eek. Muhtemelen artık durmalıyım.

“Athy babayı görmek istiyor!”

“Hmm hmm. O zaman içeri girelim.”

Dedim ve Felix kahkahasını tutmaya çalışırken boğazını temizledi. Ardından daha önce Roger Alfius’u selamladığı zamandan tamamen farklı bir tonda gülümseyerek konuştu.

“O zaman izninizle. Bay Dük Alfius da, güvenle gidin.”

“Bay bay, Beyaz beyazcık bey!”

“Sizinle tanışabilmek onurdu…… Obelia’nın şansı sizinle olsun.”

Elbette o benim sözlerimle o kadar sarsılacak bir Dük değildi ama ‘nokta nokta nokta’ sessizlik kısmını nasıl açıklayacaksın. Cık cık. Yetişkin olsa da çocuk gibi.

Gülümseyenin yüzüne tüküremezsin diyen bir deyiş var yani parlak bir şekilde gülümseyerek elimi salladım. Kapı kapanırken o da gülümseyip el sallamaya çalıştı ama daha komik olamazdı.

“Geldin.”

Girdikten sonra bir kolunu sarkıtmış diğer koluyla başını desteklerken dirseğini tahtın diğer tarafına koyarak oturan Claude’u gördüm.

Roger Alfius’u o pozisyonda selamlamadın, değil mi?

“Evet, majesteleri. Kapıda Bey Dük Alfius ile karşılaştık.”

“Beyaz beyazcık bey!”

Benim söylemimle Claude beni sorguladı.

“Beyaz beyazcık bey?”

“Beyaz beyazcık köpüş gibi görünüyordu!”

Kimin hakkında konuştuğumu fark eden Claude ağzının köşesini hafifçe kaldırmış gibiydi. Seğirme gibi kısaydı ama açıkça gördüm ve seğirme değildi.

Az önce gülümsedin mi? Gördüm onu!

“Her zaman gürültüyle havlayan Alfius için güzel bir takma ad.”

O bir Dük, her zaman havlıyor demek fazla değil mi? Hikâye olduğu gibi akarsa o senin yanında olacak!

“Bir şey mi oldu?”

“Ne zaman ne hakkında konuşsalar hep aynı.”

Claude elini birkaç kez sallayarak konuşmayı sonlandırdı. Ama şimdi Felix’e bakıyordu.

Dudakları açıkça görülebilir bir şekilde yukarı kıvrıldı.

“Profesyonel bir teslimatçı oldun.”

Vay, nasıl birisiyle böyle nefretle dalga geçebilir? Felix Claude’un sözleriyle utanmış gibiydi ve beni hemen yere bıraktı.

Ayaklarım yere dokunduktan sonra iki kısa bacağımla Claude’a koşmaya başladım. Ah! Bir şey unuttum. Yolda durup tekrar Felix’e koşunca Claude absürt bir surat yaptı. Lolipopumu Felix’e verince tekrar Claude’a koştum.

“Şimdi düşündüm de, Bay Dük Alfius’un da prensesin yaşında çocuğu vardı.”

<< Önceki Bölüm |Özet| Sonraki Bölüm >>

Dipnotlar

  1. Çılgın gibi seğiriyordu yani.