ATHANASİA BÖLÜM 3

“Uya.”

‘Baba’ olarak bilinen insan hakkındaki söylentileri düşündüğümde titrememe engel olamadım.

Bildiklerimi sadece hizmetçilerden öğrendim ama çoktan onun psikopat olduğunu biliyordum. Hizmetçilerin temizlemek için odama gelip onun hakkında fısıldadıkları her seferinde geriliyordum.

Şu anda kaldığım yere ‘Yakut Sarayı’ deniyordu, imparatorun cariyelerinin kaldığı yer.

Tek kelimeyle kralın haremiydi. Ancak bir sabah Yakut Sarayındaki tüm insanları öldürdü.

Nedeni bilinmiyordu ancak bir şeyin imparatoru rahatsız ettiği ve hepsini kendi başına öldürttüğü belliydi.

Annem Diana bir gün imparatorluk saray şölenine dansçı olarak davet edildi, bir şekilde imparatorun dikkatini çekti ve beni doğurdu.

Ancak Diana diğer vatandaşların aksine doğum sırasında vefat etti. İmparatoriçe olma şansı olmadan sadece yenidoğan beni arkasında bırakmıştı.

Ondan sonra imparator kendini sakladı ve beni gözünün önünden engelledi. O zamandan beri Yakut Sarayındaki hizmetçiler benimle ilgileniyordu.

Hmm, böyle bahsedince bu ev gerçekten boktan fasulye evi. Şimdilik tüm bu meseleleri bir kenara koyarsak o kahrolası köpek imparator kendi çocuğunu arkasında terk ederek ne yapıyor?!

Her neyse, ben şu anda kaosun yaşandığı yerde yaşıyorum.

Arrgh. Bunu ilk duyduğumda kâbus bile göremedim. Benim gibi bir bebeği tek odada tıkılı bırakmak. Bu kesinlikle kötü, kötü bir huy.

Ama ben bu sarayda yaşanan korkunç şeylerdense nasıl göründüğünü bile bilmediğim imparatordan daha çok korkuyordum.  Bu sarayda öldürülen insanlar gibi bir gün aniden yine kızıp hiçliğin ortasından çıkıp ‘Sen öl!’ demeyecek mi? Ben… Dâhil?! Bu harika. Tam da bir prenses olarak doğmuşken sahip olduğum gelecek ne kadar da harika.

“Uwaa euu.”

Ah, doğru. Daha önce ismimden bahsetmiş miydim? Önceki hayatımda yetimhane bana umursamazca isim vermişti, ama bu hayatta annem kendisi verdi.

Bu isim ‘Athanasia’ idi. Müthiş bir şekilde adımın anlamı “Ölümsüz” idi.

Dün gece Lilly’den duydum, ama kötü muamele gören bir prenses için lüks bir isim.

Tabii ki romandaki geleceği kötü olan şanssız prensesle aynı isim olmak zorundaydı.

Acaba ‘Anne’ olarak bilinen insanın bu ismi verirken ki anlamı bu canavar imparatorun elinde uzun ve mutlu bir hayat yaşamam mıydı merak ediyorum.

Ühü. Ancak bu beni romantizm romanındaki 18 yaşında korkunç bir şekilde ölme kaderi olan karakter Athanasia hakkında oldukça haksız hissettirdi.

Üstelik tüm ölüm yollarından neden imparator, kendi babasından! Daha önce böyle değildi ama neden bu romantizm romanı bebeğe dönüştükten sonra kafamda ortaya çıkıp duruyor?

“Euuu euuu.”

Bu yüzden gözlerimi açtığımda baba olarak tarif edilen insanın beni ziyaret edeceğinin korkusuyla doluydum.

Tıkırt!

O anda öleceğimi sanmıştım. Neyse ki odaya gelenler Yakut Sarayının hizmetçileriydi. Hizmetçiler bana baktı ve gözlerindeki bariz şikâyetle kendi aralarında fısıldamaya başladılar.

“Bu ne, uyumuyor.”

“Gerçekten burada olmak zorunda mıyız? Hareket edemeyecek zaten.”

“Lillian’ı biliyorsun. Çok sinir bozucu.”

Oh, yine yapıyorlar. Bana bakarken şikâyetlerini fısıldıyorlar. Hadi bunu birbirimize yapmayalım, sonuçta hepimiz Yakut Sarayında sıkışıp kaldık değil mi ablalar?

“Sadece biraz dinleniyormuşum gibi düşüneceğim.”

“Tekrar mı ağlayacak?”

Çabuk daha hızlı uyuması için beşiği salla.”

Biri duysa tüm gün ağlıyorum zannederdi. Benden daha az ağlayan bebek varsa getirin onları buraya!

Lilly çok ağlamadığım için endişelenip mırıldanıyordu, ama bu ablalar beni her görmeye geldiklerinde bunu fısıldaşıyorlardı.

İmparatordan herhangi bir ilgi almadığım için bana böyle davrandıklarından oldukça eminim.

Bu yüzden yalnız hissediyor muyum? Hiç te bile! Böyle bir prenses olarak yaşamak rüya gibi. Buradaki altınların birazını bile alıp kaçsam tüm gün oynayabilirim. Yani, lütfen beni unut. Herhangi bir ilgi istemiyorum. İstemiyorum!

“Şansı iyi olmasına rağmen imparatorun ilgisini bile çekmedi.”

Bu doğruydu. Sadece biberondaki sıcak sütle beslensem bile burası saray olduğundan günde üç tam öğünüm oluyordu. Burada uyumak da çok rahattı, odanın altınla dolu olduğunu da ekleyelim.

Eğer imparatorun gözüne batmadan devam edebilirsem yemeğin yetmemesinden endişelenmem gerekmeyecekti. Bu tekrarlansa bile paha biçilemez bir yaşam olmazdı.

Eğer bu şekilde büyürsem biraz altın aşırdıktan sonra kaçmak için bir şans bulacağım.

Bu yüzden önce büyümeye odaklanalım. Eğer durum buysa sağlıklıca yiyip uyumak ve egzersiz yapmak tıpkı Lilly’nin dediği gibi çok önemliydi.

Hiya hiya! Bacaklarımı esnetmek için ayaklarımla havayı tekmeledim.

“Öyle olsa bile hala tek el hareketiyle ölecek kadar zayıf.”

“Doğru. Neden onca yer arasından burada işe alındık… Ah doğru, duydun mu? Yakut Sarayının mutfağı hakkında olan hikâye. Her gece beliriyor.”

“Tüylerim ürperdi. Biz de ne zaman hayalet olacağımızı bilmiyoruz.”

Fısır fısır.

Zaman zaman bana bakarken fısıldamaya devam ettiler. Bana göre onların nasıl hissettiğini anlamıyor değildim.

Bir kez daha kararımdan motive oldum.

****

“Eh he he.”

Çok mutluydum! Önümdeki cisme mutluca gülümserken Lilly oldukça tatmin olmuş gibi zarifçe gülümsedi.

“Gerçekten bu kadar çok mu sevdin?”

“Sewdim!(Sevdim!)”

Oh evet, Oh evet! Uh huh, uh hus! Pekâlâ! Altınım için övgü! Ne kadar da tatlı!

Benim biricik altın topuma bakarken tüm tatlılığımı, sevimliliğimi ve cazibemi ortaya çıkardım. Göz alıcı göründüğümden eminim. Gülümseyip yanağımı ona sürttüğümde Lilly de mutlu olmuş olmalı ki yanağıma öpücük kondurdu.

Zaman su gibi geçti ve artık halıda emeklemek eskisi kadar zor değildi. Her emeklediğimde sürekli mücevher ve altınlara yuvarlak ve parlak gözlerle bakardım.

Duvara mücevherler kakılmıştı ve hatta duvarlar bile altındı. Bekle, gerçek altın ve mücevherler. Öyle olmalı, değil mi?

Her neyse, beni her zaman değerli eşyalara uzanırken gören Lilly parıltılı şeylerden hoşlandığımı düşünmüş olmalı.

O zamandan beri Lilly altın ve mücevherlerden yapılmış diğer oyuncakları getirip gözlerimi şaşkınlıktan kocaman hale getirdi. Yakut Sarayının bütçesinde sıkıntı olduğunu ve oyuncakları umursamadıklarını düşünmüştüm.

“Onlardan bıktığında sana yeni oyuncaklar getireceğim.”

Lilly’nin her zaman güzel olan yüzü o sözleri söylerken daha da göz kamaştırıcı görünüyordu. Lilly, sen benim her şeyimsin!

“Gya, uwaa.”

Halıda emeklerken topla oynadım. Lilly bu topu sadece emekleyebilen benim halıda yuvarlayabilmem için getirmiş olmalı.

Daha sonra kaçacağım zaman için bunu da saklayacağım. Ah ha ha! Ahhh, salya!

Yakut Sarayı oldukça huzurluydu. İlk başta rahat değildim ama aylar geçtikçe babamın, boktan imparatorun sessiz ve gözümden uzak kaldığını fark ettim. Onun varlığımı unutmuş olması gibi bir ihtimalin varlığını kanıtlamak için yeterli.

Tabii ki onun gelip bizi öldüreceğinden korkan diğerleri de yatıştı. Ancak mutfak hayaleti hakkında olan hikâyeler canlı kaldı.

Yedim, egzersiz yaptım ve iyi uyudum, bu yüzden sağlıklı ve hızlıca büyüdüm. Lilly’nin bakımı sağ olsun sağlıklıca büyürken bir kere bile ağır bir hastalığa maruz kalmadım.

Hala yakında yürüyebilmeyi istiyorum. Çünkü yürüyebildiğimde değerli eşyaları toplamaya başlayabilirim. Sadece bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama görünüşe göre odamdaki süsler birer birer kayboluyor.

Lilly onları düşürüp kaybedeceğimden endişelendiği için kaldırdı mı? Wahh. Hayır. Değerlilerim. Değerli altınlarımı geri ver!

“Wahh!”

Topla oynamayı bıraktım ve Lilly’i çağırmak için ağlamaya başladım.

Kıçım ıslak hissettirdi. Ühü. Utanç verici ama bezimi değiştirmeliyim.

***

“Kuledeki büyücüler var olan diğer tüm büyücüler arasında en güçlü güce sahipti.”

Lilly’nin kucağında rahat bir pozisyonda otururken Lilly ile beraber resimli hikâye kitabını okuyordum. Hikâye kitabı deniyordu ama aslında bu krallığın hikâye kitabı boyuna indirilmiş tarih kitabıydı.

Ben ise bu yer hakkında oldukça heyecanlıydım bu yüzden sakince dinledim. Ancak benim yaşımdaki diğer bebekler olsaydı bu anlaması güç olayları anlayamazlardı.

Mmm. Görünüşe göre Lilly çocuk eğitimi konusunda oldukça hevesli.

Lilly’nin şu anda okuduğu kitap oldukça heyecan vericiydi, bu yüzden parlak gözlerimle tüm dikkatimin tamamını hikâyeye verdim. İlgimi en çok çeken devamında yazanlardı.

Ve bu da büyücülerin varlığıydı! Dediğine göre bu dünyada büyücüler var! Burasının Kore gibi normal bir dünya olmadığını hep düşünmüştüm ama bu kadar anormal olduğunu gerçekten düşünmemiştim!

“Wu!(Bu!)”

Lilly sayfayı değiştirmek üzereyken bir resme işaret ederek elini durdurdum. Resimde dikenli sarmaşıklarla çevrelenmiş bir kule vardı.

“Kuledeki büyücülerin gücüne bağlı olarak bir ülkeyi haritadan silmenin onlar için çaba bile gerektirmediği biliniyor.”

Büyünün varlığıyla çok heyecanlandım. Ben de görmek istiyorum! Büyü görmek istiyorum!

“Bu yüzden kendi kalplerini dondurdukları söyleniyor.”

Ah, işte o an bu sıkıcı tarih kitabının gerçek bir hikâye kitabına dönüştüğünü hissettim. Lilly’nin anlattığı büyücülerin kara kulesi oldukça heyecan vericiydi.

“Eğer sebep değil yetenek ve dikkatsizlik değil tutkuysa kişinin kalbinin içindeki, bu güç kötülükten ziyade iyilik için kullanılabilir.”

“Vay.”

“Obelia ve kulenin büyücüsü hakkında kaydedilmiş hikâye var. Obelia’nın mevcut hanedanlarının (Yöneticilerin) harabelerinde tekrar inşa etmelerinin gerekmesinin sebebi kulenin büyücüsünün Obelia’yı yok etmesiydi.”

Bu kaydın abartılma olasılığı oldukça yüksek ama eğlence yine de eğlenceydi.

Hayatımın sonrasında yapmam gerekenler artmıştı. Kendi iki gözümle büyüyü göreceğim!

Kalbim heyecanla çarparken Lilly’nin bana okuduğu diğer hikâyeleri dinledim. Ta ki bir şey dikkatimi oldukça çekene kadar.

“Wu ee? (Bu ne?)”

Bu… da ne?

<< Önceki Bölüm |Özet| Sonraki Bölüm >>

Yorum Yaz