ATHANASİA BÖLÜM 8

Burada hiçbir cariye olmadığı içinde bu şekilde olmuş olabilirler.

Emin olmak kolay değildi ama sonrasında kesinlikle emin olabilirdiniz. Duvardaki ve daha birçok yerdeki mücevher ve dekorasyonları çalmaya başladılar.

Vay. Gerçekten. Claude’un sakin ve hiçbir şey yapmadığını görünce cesaretleri büyümüş olmalı.

Odamdaki değerli eşyaların kaybolduğunu Lilly’den önce fark ettim.

Çünkü her zaman daha sonra ayrıldığımda bu değerli eşyaları nasıl çalmalıyım diye düşünüyordum. Yemeğimin azalmasıyla kısmen aynı durumdu.

Claude’a koşup “Baba! Bu insan beni görmezden geldi!” demek istedim ama Claude “Oh öylemi yaptı? Babacığına gel, benim küçük meleğim!” diyecek biri değildi o daha çok “Huh? Hala hayatta mıydın?” derdi ve korkarım boynuma bir şey yapacak(öldürecek).

El-elbette bu sadece benim düşüncelerimde olabilirdi. Bu yüzden düşündüklerim gerçekleşmeyebilirdi ama ben iyi iyi bir şeye dönüşmeyecek bir şey yapmayı denemek istemiyorum. Çünkü ben değerliyim!

Bu yüzden iki gözüm kocaman açık altınlarımın alındığını izlemek zorundaydım. Bu hizmetçiler üniformalarının ceplerine her mücevher aşırdıklarında ağlamak yapabildiğim tek şeydi. Uwwwww, benim değerli zavallı altınım! Ühü.

Her neyse, tüm bunlar Lilly’nin süper müper kızıp baş hizmetçiyle bir tur mücadele etmesinin ardından çözüldü.

Lilly’nin yeni oyuncak ve altın getirdiğini ve diğer tüm hizmetçilerin onunla resmi konuştuğunu da fark ettim ama şimdi Lilly’nin Yakut sarayının patron ve en güçlü kişisi anlamadığımı görüyorum. Eh, onu sevdiğimden benim için pek bir şey değildi.

Ve böylece bu hizmetçiler saraydan atıldı. Ayrıca çaldıkları tüm değerli eşyaların da geri alındığını duydum ama bir daha odama gelmediler.

Nereye gittiniz, altınlarım! Hala baş hizmetçiyi şüpheli buluyorum, ama ağlamak yapabildiğim tek şeydi… Hah, önceden de tıpkı böyle hissetmiştim, tek bir yeni oyuncak alınmazken suçu eksik… Her neyse.

Ama iyi olan şey bazı değerli şeyleri çaldığımda fark etmesinin iyi olmasıydı.

Bekle, hayır. Dürüst olmak istiyorum. Bu benim sarayım olduğundan şu anda yaptığım şey onları çalmak değil, onları güvende tutmak. Evet, onları kendi başıma ayrı ayrı güvende tutmak.

Ama bunun da sınırları var. Lilly sık sık sarayın etrafında dolaşıyordu.

Çal- aman güvende tutmayı çok mu abarttım? Eğer bunun 3 yıl öncesinin tövbesi olduğunu düşünüp kızarsa büyük sıkıntı olurdu.1 Belki bir süreliğine ‘alıp güvende tutmayı’ bırakmalıyım.

“Prenses, nereye gidiyorsunuz?”

“Eh he he! Lilly’i görmeye!”

“Haha, belki de gitmeden önce dudaklarını temizlemelisiniz. Çikolata oldukça hoşunuza gitmiş gibi görünüyor.”

O anda yanımdan geçen hizmetçi bana seslendi ve her zaman yanlarında taşıdıkları mendille dudağımdaki ‘Ben çiko yedim’ diye bağıran delili benim için sildi.2 Belki de Lilly görmeden bitirmek için çok hızlı yedim ama onun yerine ağzımın her yerine bulaştırdım.

Hizmetçiler bana bakarken kıkırdıyorlardı ama utanmıştım bir kere. Çocuk olduğumdan çocukça davranıyordum ama gerçekten bir çocuğa mı dönüştüm? Wahhh, ne utanç ama!

“Athy’nin çiko yemesi bir sır!”

“Elbette, prenses.”

Ancak Lilly ile başımın belaya girmesinden utanmaktan daha çok korkuyordum. Hizmetçi ablalara el salladıktan sonra oradan ayrıldım.

Ahh, o pislik3 çikolata ellerimin her yerine de bulaşmış! Elbiseme silmek üzereydim ama bembeyazdı o yüzden silmedim.

Olsun. Yakınlarda çeşme vardı. Belki de bir zamanlar burada yaşayan birçok cariye olduğundandı, burada tonlarca çeşme ve güzel göller ve bahçeler vardı. Şey, onların bakımı… elbette normaldi.

Kraliyet kanından olmayan bir adamın buraya girmesi kurallara aykırı olduğundan sadece kadın çalışanlar vardı.

Diğer hizmetçilere de rastladıktan sonra ortasında melek heykelleri olan çeşmeye ulaşabildim.

Ama ismi melek heykeli olsa da, seksi poz veren çıplak melek heykelindense sevimli görünmek için elinden geleni yapan sürtükler gibi görünüyorlardı.

Eh şey, bu saraydaki heykellerin hepsi böyleydi. Bu şeyler etraftayken bir çocuk için en uygun yer değildi.

Foşur foşur~

Çikolata kaplı elimi yıkadım. Bu küçük bedenle suya ulaşamıyordum o yüzden yerde parmak ucumda durmam gerekiyordu.

Ama kuvvet beni suya daha yakın itti. Kyaa, ah bu beni korkuttu. Suya düşeceğimi sandım.

Dalgaların yumuşamaya başladığını gördüğümde dengemi kurmaya çalışıyordum ve şimdi zar zor hareket ediyordu.

Dengemi kurmaya çalıştığımı unutup yansımadaki ‘şey’ yüzünden aklım uçup gitti.

“Sevimli…”

Övünüyormuşum gibi gelebilir ama suda yansıyan ben… Cidden biraz fazla güzeldi. Kuuu. Sadece… bu tatlı ve sevimli bebek bendim işte!

Eğer böylesi tatlı bir bebek önümde olsaydı o tatlışlığı ısırmak isterdim. Çok değil ama hoşça çıkıntılı tombik yanaklar herkesin mıncırmak isteyeceği kadar yumuşaktı ve ağız, burun, gözler ve kulaklar bu tatlı küçük suratta olabilecek en iyi yerdeydiler.

Bu kıvırcık saçlar çirkinin yanından bile geçmiyordu, yumuşak ve ipeksiydi, gözler uzun kirpiklerle büyük ve masumdu. Oyunculuk ve modellik yaparsan kesinlikle başarılı olacağın türden bir yüzdü.

Dediklerine göre açık sarı saçımla ağzım, burnum, gözlerim ve kulaklarım tamamen Diana’ya çekmiş ama benim eşsiz ve görülmesi zor göz rengim babama, Claude’a çekmiş. Mavi mücevher gözlerimle aklım uçtu.

“Heh..”

Ben herkesin tek bir bakışla sevimli diyeceği tatlı bir bebektim ama tüm bu güzelliğin dışında övgüye değer olan ufak seslerin bile geldiği olağanüstü gözlerdi.

Lilly’nin söylediğine göre bu gözler sadece kraliyet soyundan gelenlerin sahip olduğu Mücevher gözlermiş. Ayrıca <Sevimli Prenses> romanının yazarı da bu gözlere iltifat etmek için kasten bulabildiği mümkün olan tüm güzel kelimeleri kullanmıştı.

Ben ‘Bu ne be?’ gibiydim ve dalga geçiyordum ama şimdi kendim görünce… Tüm bu detayların ne kadar gerekli olduğunu anladım.

Hangi açıdan baktığına bağlı olarak renk ve parıltı da farklı görünüyordu. Çok güzel ve büyülü.

Şu anki kraliyet soyunda sadece iki kişi, ben ve babam olduğundan sadece ikimizin bu gözlere sahip olduğu biliniyordu.

Bu yanlıştı ama. Çünkü şimdi Dük Alfius’un yerinde sevilen Jennet vardı.

Bu dünyadaki her insanın kendi manaları vardı ve kraliyet soyundan gelenlerinki oldukça eşsizdi ve bu rengi ortaya çıkardı.

Tüm bunları Lilly’nin bir keresinde getirdiği kitaptan biliyordum. Çok karışıktı ama en azından bu kadarını anladım! Ayrıca sevimli olduğu sürece önemli değil, değil mi?

“Prenses! Bu tehlikeli!”

Birisi beni aldı. Tanıdık hareketlerle beni kimin aldığını fark etmeden önce gözlerim fal taşı gibi açıldı.

“Kendi başına hiçbir yere gitmemeni söyledim ama nasıl da dinlemiyorsun…”

Kollarında rahatlayınca Lilly’e gülümsedim.

“Lilly, seni özledim!”

Lilly tatlı davranışlarıma iç çekti. Dört yıl öncesiyle aynı güzellikteydi.

“Prenses, bugün çikolata yedin, değil mi?

Dun dun duuuuuuun!

Hala gülümserken olduğum yerde donakaldım. N-nereden biliyor…

“Hepsini Hanna’dan duydum. Bir hafta boyuna abur cubur yok.”

Wahhh! Bu imkânsız! Hanna, seni hain!

Üzgün köpek yavrusu suratımı yapsam da Lilly buna kanmadı. Hatır, çikom!

***

Şu anda sarayın bahçesinde çiçek topluyordum.

“Prenses, bende bir tane alabilir miyim?”

“Yok! Kötü, kötü sen!”

Öğle yemeğinin ardından Hanna bana hizmet etmek için diğer hizmetçilerle değişmek için vakti olduğunu söyledi. Şu anda biraz sıkılmış görünüyordu.

Beni yanında şeker taşıyacak kadar seven Hanna hala tuttuğum çiçeği istiyor gibiydi. Başka bir gün olsaydı parlakça gülümseyerek birini ona verirdim ama bugün farklıydı.

Çünkü Hanna Lilly’e çikolata yediğimi söyledi! Kasten yapmadığını söyledi. O değil de Seth benim öpücüğümü adı diye nasıl da kıskandığını kendi kendine şikâyet ederken Lilly duymuş. Her neyse, ona söylediği gerçeğini değiştirmiyor.

“Adil değil, prenses.”

Hanna’nın şikâyetini duyarken önümdeki güzel çiçekleri toplamaya devam ettim. Hizmetçi yerine giden Lilly için büyük bir çiçek tacı yapacaktım.

B-bana koyduğu çikolata yasağı için fikrini değiştirmeye çalışıyor falan değildim.

Her neyse, Lilly’e yakışan beyaz çiçeklerden biraz topladıktan sonra derin düşüncelere daldım. Eğer sadece bunlarla çiçek tacı yaparsam biraz… basit görünecekti. Ah doru ya! Tacın tepesinde büyük ve sevimli çiçek çok güzel görünürdü.

“Hanna, hangi çiçeğin bunlarla iyi görüneceğini düşünüyorsun?”

Tüm gün huysuz olduktan sonra konuştuğumda Hanna’nın gözleri parlakça ışıldadı. Bu abla beni gerçekten çok seviyor.

“Bunu Bayan Lilly’e verecektin değil mi? Eğer öyleyse mor veya çivit onda güzel dururdu? Hmm. Sarı da hoş olurdu.”

Hanna bir süre düşündükten sonra toplamam için çiçek bulmaya gitti.

Ben de bahçeyi biraz daha araştırmaya karar verdim. Lilly’e vermek için çiçek ararken güzel görünen ve Hanna’ya yakışan bir çiçek görürsem onun için de bir çiçek tacı yapmak fena olmazdı…

Iğğğ, ben fazla kibarım. Bu günlerde Hanna’nın beni ne kadar sevdiğini bildiğimden huysuz davranmayı keseceğim.

“Çiçekler bahçede birlikte yaşarlar~”

Çocuk şarkısı mırıldanırken bahçeyi araştırdım.

“Ve biz anaokulunda yaşarız~”

Bir süre sonra Yakut sarayından çıktığımı fark ettim.

“Hiii?!”

<< Önceki Bölüm |Özet| Sonraki Bölüm >>

Dipnotlar

  1. *It would be a big trouble if she thinks it’s the rependant of the case 3 years ago and get mad. Daha düzgün bir çeviri önerisi olan varmı?
  2. Aslında iki ayrı cümle vardı burada ama bu şekilde daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.
  3. Burada küfrediyordu. Athy bir insan çikolataya neden küfreder ya :D